Metin Celâl
Günümüz Türk Şiiri İçin Tartışma Soruları
21. Yüzyıl, diğer deyişle 2000'li yıllar Türk şiiri açısından yeni bir dönüm noktası olabilecekmiş gibi görünüyor. Bir yandan şiir hayatın içinden çekilip çıkartılırken, gerçek anlamda "şiir" diyebileceğimiz eserler okunmaz olurken, kitabevleri şiir satmamakla övünürken, diğer yandan da popüler kültürün kendi şiir anlayışını yeşerttiğini, tiyatro artistlerinin, televizyon sunucularının on binlerce satan şiir kitaplarından, çok satanlar listelerinde pop müzik albümleriyle yarışan şiir CD'lerinden söz edildiğini görüyoruz. Artık Kültür bakanları, hatta köşe yazarları şiirin durumu üzerinde yerli yersiz konuşuyorlar. Şiir az gelişmişliğin bir sembolü olarak tanımlanıp sessiz bir cenaze töreniyle gömülmek ve unutulmak isteniyor. Günümüz şairlerinin sessizliği de onlara istediği gibi at oynatma fırsatı tanıyor.
Edebiyat, şiir dergilerine baktığımda halk ile şairin ne denli birbirinden uzak olduğunu daha iyi kavrıyorum. Varoluştan ve yaşantıdan kopuk bir şiir anlayışı hakim. Ve bu hakim anlayış bir takım formulasyonlarla konumunu korumaya çalışıyor. Oysa bu dergilerin dışına çıktığınızda acı gerçek birden yüzünüze çarpıveriyor. Aslında yeni bir durum değil bu, 90'lı yılların başında temeli atılan ve süreç içinde geliştirilen bir anlayışın vardığı son nokta. Apartman dairelerinin arka odalarında yüzleri bilgisayar ekranlarındaki oyunlara yapışık olarak çocukluklarını geçiren bir kuşak... Sokağa annelerinin elini tutmadan adım atamadıkları için hayattan habersiz, arkadaşlık, dostluk gibi kavramlarının kıyısından geçmeden bireyselliklerinin sonuna kadar törpüleyerek ayaklarının üzerinde durmaya çalışarak yitirilen ilk gençlik çağları Tabii ki bu halleri onların kendi istekleri ile seçtikleri bir kimlik değildi.1980 darbesi ile tamamen değişen bir Türkiye'de çocukluklarını yaşadılar. Sosyal hayatın sokağa çıkma yasakları ile sona erdirildiği, politikanın adının anılmadığı, kültürsüzleştirme politikaları ile kitabın suç aleti olarak teşhir edildiği, televizyonlarda çizgi filmlerle, fantastik dizilerle büyütülmüş bu çocuklardan tepkisiz, ilgisiz, hayattan kopuk, sadece köşeyi dönmek felsefesine koşullanmış bir gençlik yaratıldı.
90'lı yılların şiire, edebiyata ilgi gösterenleri kuşaklarının en zeki, en duyarlı, o ölçüde en aykırı fertleriydiler. Onların ellerine kalem kağıt alıp şairliğe soyunmaları bile önemli bir olaydır. Ama seksenli yıllardaki askeri yönetimin sistematik olarak belleklere kazıdığı bireycilik, çıkarcılık gibi nitelikleri ne kadar kaçınmaya çalışsalar da kişiliklerine dolayısıyla şiir anlayışlarına yansıttılar. Ne de olsa tüm kuşak olarak yalnızdılar. Şiiri masa başında oynanan bir bilgisayar oyun gibi gördüler. Oyun da bir yaşa kadar oynanır. Bir çoğu yeni oyunlar bulup şiiri terk etti neyse ki!
90'lı yılların ilk döneminde şiire başlayan bir çok şiir meraklısı, kendilerinden önceki kuşağın, 80'li yıllar şiiri'nin anlamını kavrayamadı. Çünkü 80'li yıllar şairlerinin nasıl kültürel ve politik bir ortamdan geldiklerini bilmiyorlar ve merak edip öğrenmiyorlardı. Niçin "önce şiir" dendiği üzerinde bir düşünceleri olmadığı için, "şiirin salt estetik bir haz aracı" olduğunu sandılar ve bu hazzı almak için şiirler yazdılar. Oysa 80'lerde getirilen tez şiirden estetik haz almak değil, bir şiiri değerlendirirken ilk ve en önemli koşulun "estetik" olduğuydu. Şiirin bir araç değil amaç olduğu görüşünden yola çıkılarak, yazılanların her şeyden önce şiir olması, bir şiirde varolması gereken unsurları, estetik değerleri taşımaları ve nihayet yeni olmaları gerektiği savunulmuştu. Şair, şiir geleneğiyle bağını koparmadan kendi kimliğini, kişiliğini bulmalı, dünyaya bakışını şiirinde yansıtabilmeliydi.
Yapısalcılık, postyapısalcılık, postmodernizm gibi akımların etkisindeki kişilerden doğal olarak "estetik" üzerinde doğru düzgün düşümesini beklemiyorduk ama bu kadar da aymaz olunacağını bilemezdik. Felsefi altyapısını sadece Derrida, Baudrillad gibi popüler moda düşünürlerle oluşturunca ve estetik biliminin temel eserlerine iltifat etmeyince bu durum kaçınılmazdı. 80'li yılların karanlık günlerinden sonra gelen bağımsız ve rengarenk düşünce ortamını özümsemek, doğru sonuçlar çıkartmak da sadece popüler olanla ilgili bir kuşaktan beklenemezdi doğrusu.
90'lı yılların ilk döneminde yazılan şiir 80'li yılların şirinin gücü altında ezilirken 2000'li yılların getirdiği yenilikleri de kavrayamadığı için kendine özgü şiir anlayışını bulamadı, poetika oluşturamadı. Gençliklerini yaşadıkları yılların hayat tarzları ile ilişki kurmadılar, onları ne eleştirip değiştirmeye yöneldiler ne de yansıttılar, edilgen bir tavırla kendi içlerine kapanıp mırıldandılar. O yıllardan geriye kalan az sayıda şairin çıkartmaya çalıştıkları şiir tartışmalarındaki hırçın tavırlarının altında yatan anlamı bulmaya çalışırken bu olgulara da bakmak gerekiyor. Tabii sorulması gereken bir soru da bu şairlerin, şimdilerde, yeni şiir akımlarının teorisyenliği yapacağı düşüyle "80'li şiiri geçersizdir ve tasfiyesi kaçınılmazdır" diye yazarak kendilerine varoluş nedeni aramalarına rağmen, bile isteye kendilerini şiirden niye tasfiye ettikleridir.
Bugün Türk şiirinde 90'lı yılların ilk yarısında ortaya çıkmış çok az şair sayabiliyoruz. O yıllarda yazmaya başlayıp bugün de ürün vermeye devam edenlerin kendi kendilerine sormaları gereken en can alıcı soru budur. Halletmeleri gereken mesele, sandıkları gibi 80'li yıllar şiiri ile bir türlü tanımlayıp çözemedikleri sorunları değil, bizzat kendi dönemleridir. Okuyup anlamadan 70'li yılların şiirine sarılmak, onu 80'li yıllar şiirine karşı sunmaya çalışmak ise bilgisizliğin pekiştirilmesidir. 70'li yıllarda yazlan şiirin niteliğini, Türk şiirinin 70'li yıllardan 80'lere nasıl evrildiğini bilmiyorsanız sonraki yılları anlamamanız da doğaldır. Bu savları düşünüp taşınmadan, herhangi bir örneklemeye gitmeden, varolan bilgileri çarpıtarak bir şeyleri kanıtlamaya çalışanların kendilerini kurtarmak için kaçamak yollara sapmaktansa ürünlerini önlerine koyup bir bakmaları gerekir. Yazdıkları ile söyledikleri ne kadar uyuşuyor? Yoksa teori bir yerdeyken pratik başka bir yerde mi? Özeleştiri vermeden eleştiriye giriştiklerinde bu tartışmadan kazanç sağlayabileceklerini sanmıyorum. Olsa olsa diğerleri gibi onlara da yazık olur.
Mehmet H. Doğan, 90'larda yazmaya başlamış olanlar için, "Dergi sayfalarını dolduruyorlar; bu da yetmiyor, kendi dergilerini çıkarıyorlar (hem de ne çok!), kitap üstüne kitap yayınlıyorlar, ama yine de ete kemiğe bürünemiyorlar bir türlü. Bir beslenme bozukluğu içinde olduklarını düşünüyorum: ne kendi şiir geçmişlerinden ne de dünya şiirinin dününden ve bugününden gerekli, yeterli besini alamıyorlar çünkü. Bunun için de, birörnek, birbirini yineler, birbirinden beslenir görünüyorlar. Onca reklam, onca yakışıklı fotoğraf, onca dost ahbap söyleşisi ve bir o kadar da genç ödül bu görünümü yıllardır silemiyor gözlerden" diyerek mevcut durumu usta eleştirmen bakışıyla çok net bir biçimde gözler önüne seriyor.
90'lara ne kadar karamsar baksam da o yüzlerce, hatta binlerce şiirin üst üste yığılıp şairleri boğduğu ortamdan direnerek, savaşarak, daha çok da okuyarak, düşünerek çıkan şairler de oldu. Bu hakkı vermek gerek. Zaten bugünün şiirini tartışırken çokluk onlardan söz ediyoruz ister istemez.
Günümüzde yazılan şiir için sorulması gereken ilk soru, sözcükleri üstüste yığarak şiir olup olmayacağıdır. Yaşama ilişkin bir soru, sorun yoksa, şair, bir şeyi anlatma, paylaşma, yansıtma ya da yenileme, değiştirme derdinde değilse yazdığı bir sanat eseri, bir şiir olarak nitelendirilebilir mi? Günümüz şiirinin temel sorunu sanat'la zanaat'ı birbirine karıştırmasıdır. Bir takım sözcükleri yanyana getirip onları imge olarak adlandırmak, o "imge"lerden (!) dizeler oluşturup alt alta dizip şiir görünümde sunmak zanaat olarak bile adlandırılamaz. Çünkü zanaatçı olmak için bile işin kuralını bilmek gerekir. Ama bu işlem asla sanat olarak değerlendirilemez.
Merdiven Şiir'de Turan Karataş, çok ilginç örnekler vermiş, onun alıntılamadığı bir tanesini alıntılamak istiyorum;
yelken gibi şişti rüzgâr yüzüm oyuk oyuk
kırgınım ölümden kalan giysiler içinde erselik
bir meme mi bu dikelen gece şu saatte hâlâ
hapşıranlar olmalı kendini düşe sayan unutan
büyük kibirle atanan cüce bir memur tımarlı
rakılarla korkunç bir sataşma mübaşir çağırmadı
demek ben de masumum
Genç şairler, kafalarını toplayıp başı sonu olan, sözcükleri sözcüklere, imgeleri imgelere bağlanan sonunda belki her sözcükte, dizede farklı anlam verse de bütününde de bir anlama ulaşan bir şiir yazamıyorlar. "Tema" diye bir şey sözlüklerinde yok. Bilmedikleri bir şeyi oluşturmaya çalışmaları da doğal olarak beklenemez. Bu durum tabii ki kasıtlı yapılan bir şey değil. Çeşitli etkiler var ve genç şairler bu etkilerle şiirlerini yazıyor. Bunlardan birincisi, günümüz hayat tarzının parçalanmış bir yapıda olmasıdır. Hele Türkiye'nin bugünkü halini okumaya çalışırsanız bu parçalanmışlık durumu daha net ortaya çıkar. Gelişme ve değişim o kadar hızlıdır ki değil ona ayak uydurmak, neler olup bittiğini fark etmek bile kolay değildir. Ama şair olacağım diyen bir kişi fark etmek, ya da ayak uydurmak bir yana öğrenmek, çözümlemek ve iyiye, doğruya doğru değiştirmek durumundadır. Edilgen değil etken, izleyen değil öncü olacaktır. Günümüz şiiri bu açıdan tamemen yanlış konumlanmıştır. Edilgendir, izlemeyi bile başaramayandır ve çaresiz bir şekilde kendini akıntıya bırakmıştır.
Burada Şeref Bilsel düşüncelerime tercüman oluyor; "Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere göçün getirdiği sosyal ve ekonomik sıkıntıların gölgeleri yatak odalarımızdan geçiyorsa oturup düşünmek gerekir Çantasını kaptırmamak için kolunu kaptıranlar, trenden atılan öğrenciler, tiner ve uhu kokusu üstünde gürleyen bu gök şiirimize hiçbir yerden sızma cesareti bulamıyor. Şair ayrıntıları genelleştirebilen bir çaba içerisinde tek tek insanların trajedilerinden kalkarak bütün bir toplumu ele verebilecek göstergeleri taşıyabilir şiirine Son on yıldır kanser teşhisiyle hastaneleri dolduran -özellikle- Doğu Karadenizli insanların üzerinde dolaşmayı sürdüren ve lahanadan maydanoza, fındıktan çaya bir çok bitkiden intikam alan Çernobil bulutları kimleri ilgilendirdi bugüne dek? Herkesin televizyon ekranlarından naklen seyrettiği bir savaş, zaten örtüsü indirilmiş ve şiir cephesinden koparılmış, ifşa edilmiş bir rezillik değil mi? Görüntü alma hürriyetimizin içerisinden bize düşenler daha fazla ilgilendirir oldu yazdıklarımızı Böylece birer etkisiz, edilgen canlı olarak seyrettiklerimizin parçası olmayı sürdürdük. Şairin daha çok iktidar sahiplerinin ve olgusal bilincin üzerini kapattığı, çarpıttığı konulara eğilimli ve meraklı olması beklenmez mi? Bakın yazılanlara önemli bir kısmında bireysel acıların eşliğinde açılıp kapanan, birbirinden ayrılmış sevgililerin karşılıklı ithaflarıyla kanatlanmaya çalışan metinler göreceksiniz."
İkinci etki, Türk şirinin tamamen yanlış okunmasıdır. Türk şiirini sadece bir biçimden ibaret görüp bir takım dil arayışları, özgün olduğu sanılan imgelerin bir araya getirilmesi ile şiir yapılacağının sanılmasıdır. Bu yanlış kanıya kapılmanın sonucunda şiir yazılmaz olmuş, yapılır olmuştur. Biçim ve içeriğin birbirlerini oluşturduğu gerçeğini bilmiyorsanız değil Türk şiirini, esas olarak şiir sanatını anlamanız ve dolayısıyla şiir yazmanız mümkün değil. Günümüz şairlerinin büyük çoğunluğu şiir üzerinde hiç düşünmüyor, var olandan hareket edip, ya sahipleniyor ya da reddediyor. Tüm eylemleri ürün düzeyinde. O ürünün şiir sanatı içinde konumlanmasını sağlayacak, ürünü destekleyecek poetikayı kuramadıkları için de tek tek şiirler düzeyinde kalıyorlar. Belki de 90'lı yıllardan beri gelen dönemsel bakış açısına kapıldılar, şiirde varolmak gibi bir dertleri yok, 90'lı yılların ilk döneminde yazanlar gibi bir arakuşak olarak kalmayı yeğliyorlar.
Burada bir paragraf açıp 90'lı yılların en popüler yöntemi olan şiir yapmanın nasıl bir şey olduğu hakkında da bir kaç cümle etmek gerek. Şiir yapmak için, şiir yazmaktan da öte nitelikler gerekiyor. Öncelikle sağlam bir şiir bilgisine sahip olmalısınız. Bu bilgi sadece anlamsal değil aynı zaman da, belki de ağırlıkla teknik olmalı. Hem Türk hem de Dünya şiirini bilmeli, geleneği özümsemelisiniz, entelektüel olmalısınız, yani şiir dışında da ilgi alanlarınız olmalı, bu ilgi alanlarının birincisi de felsefedir. Sözcük hazneninizin bir sözlük yazarından bile geniş olması da şarttır. Ve tabii yapacağınız şiire konu olarak neyi kullanacaksanız, onu da en ince ayrıntısına kadar bilmeniz gerekir. Hilmi Yavuz'u, Enis Batur'u, İsmet Özel'i okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Eh, bu kadar donanımlıysanız, şiir yazsanız da, yapsanız da aynı noktaya varırsınız. Bence yapmakla yazmak arasındaki fark şiirin yazdıkça daha çok yazma arzusu doğurması, yaptıkça ise o sanatçının sermayesinden tüketmesidir.
Her sanat dalı gibi şiirde de sadece varolanla yetinmemek yeni arayışlara girmek temel kuraldır. Belki de bu girişimlere bu açıdan yaklaşmak gerek. Bugün şiir yazan arkadaşların büyük bir çoğunluğu Mehmet Butakın gibi düşünüyor ve "Aslında genç kuşağın kendinden öncekilere borçlu olduğunu söylemek zor. Bir çok açıdan genç kuşağın, kendi kendinin ustası olduğu kanısında"yız diyorlar. Belki bu inançla verili bilgileri hiçe sayıp yeniden yapılandırma yoluna gidiyorlar. Bu da tartışılmalı. Şiirin tüm kurallarını gözardı edip şiir yazılabilir mi? Bu soruya vereceğimiz cevap; "Yazılabilir, neden yazılmasın"dır. Bir sanat dalı olarak şiirin en önemli işlevlerinden biri de bu olmalıdır kuşkusuz. Ama öncülük her zaman izlenimcilikten daha güçtür ve başarı şansı çok düşüktür. Şiirin Picasso'su olmanız için bile önce o sanat dalında kendinizi kanıtlamanız, o sanat dalının tüm kurallarını, antolojisini, bilmeniz gerekir. Yani değirmenlerle savaşmak için değirmenin ne olduğunu bilmelisiniz.. Bu bir yana, deneysellik de bir estetik anlayışa gerek duyar. Deniyorum diye denenmez, şiirde deneme yapmaya çalışıyorsanız bunun bir poetikası olması gerekir. Çünkü yapmak istediğiniz varolan yapıyı, belki de geleneği bozmak/yıkmak ve yerine yenisini koymaktır. Şiir yazmanın sözcükleri arka arkaya koymaktan ibaret olduğuna inanıyorsanız bunu sadece ürün düzeyinde değil teori düzeyinde de kanıtlamalısınız. Yoksa yaptığınız laf salatasıdır, başka bir şey değil.
Veysel Çolak, "Şiirin bir görgü işi olduğunu unutmamak gerekiyor. Tarihsel gelişimi içerisinde, yazılan şiire bir yer aramanın öncelikli koşulu, birikegelen şiirbilgisini özümleyip onun yönlendiriciliğinde ürünler ortaya koyabilmektir. Aşkınlıklar içeren şiirin okunmaması, bir tutuculukla karşılaşması doğal. Bugün, yazarına -çok geniş anlamda- 'şair' önadını kazandıracak kaç şiir yazılmıştır? Böylesine yepyeni olan bir şiir, süreç içinde okuyucusunu da oluşturacaktır. Görünen o ki, bunu başarabilen şiirden yoksunuz. Şiirle beraber okuyucu da yalama olmuş durumda. Bugün Cemal Süreya'nın, Edip Cansever'in, hatta Ece Ayhan'ın okuyucusunun olmadığını kimse söyleyemez. Hiçbir şiirin hazır okuyucusu olmamıştır. Şairin öncü oluşunun bir sonucudur bu. Bu tartışılmalı asıl. Hem, yeni bir dünya önermeyen bir şiir neden okunsun ki Poetik bigilendirme de gerekiyor bunun için. Dil bilincinin oluşması da sağlanmalı elbette" diyor. Katılıyorum.
Yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim, günümüzde poetika peşinde olan, hatta işi en üst düzeye getirip manifestolar yayınlayan şairler de var. Ama 90'lardan beri gelişerek yer eden genel eğilim "Ne yapıyorum, ne yazıyorum?" diye düşünmek değil sadece yazmak ve yayınlatmak olduğu için bu manifesto girişimleri tartışılmadı, sessizlikle karşılandı. Manifestocu şairler şiirleriyle manifestolarını ilişkilendirdiklerinde ve manifestolarını bütünleyecek incelemeler, eleştiriler yazdıkça belki bu suskunluk duvarı aşılır ve bu çaba, umulduğu gibi, şiire yeni bir devinim katar. Baki Ayhan T'nin şu cümleleri benim de bakışımı yansıtıyor, "kendi dergilerini çıkararak poetikalarını belirginleştirebilen, bu yolla dönem şiiri içerisinde ayrıksı yer tutabilen genç şairlere her zaman daha çok ilgi duymuşumdur. Genç şairin bu tutumu, imkansızlıktan imkan yaratmakla eş anlamlıdır ve kendini var eden bir estetiğe işaret eder bir bakıma. Şiiriyle, giderek de poetikasıyla yarattığı yeni estetik yasaları yaygınlaştırmada yeteneğe, sezgiye ve birikime dayalı cesaret, genç şairin yolunu açacak en öncelikli yönlendiricidir. Bugün için aşırılık olarak görülen çıkışlar, manifestolar genç şairin, sarsma, yıkma ve yeniden kurma hakkını kullanmasının anahtarlarıdır. Ve genç şair, güneşin altında daima yeni bir şeyler olduğuna inanan kişidir."
Henüz bir manifesto yazmamış olsalar da son yıllarda okuru heyecanlandıran, şiirleri üzerinde düşündüren, şiirlerini ya da tek tek dizelerini belleklere yerleştirebilen şairlerden de söz etmek mümkün. İlginçtir bu şairlerin önemli bir bölümü de Türkçe yazan Kürt şairler, yani "Kürtçe doğdum Türkçe seviyorum evreni" diyenler. İşledikleri temalarla, şiirlerinin içerikleriyle ayakları yere basan, bireysel olarak yaşadıkları sorunlarla toplumsal olanın bağlantısını kurabilen, şiir bilgisine önem veren, kendi geleneklerine olduğu kadar Türk ve Dünya şiirinin tüm kazanımlarına açık bir şiir anlayışı yavaş yavaş gelişiyor. Bu şairler şiirlerine güç veren geleneği gelecekle yani yenilikle harmanladıkça ve yoğurup geliştirdikçe çok daha güçlü örnekler verecekler. Durup biraz soluklanırlarsa ve yazdıkları üzerinde düşünüp tartışırlarsa sanıyorum 2000'li yılların şiirinin güçlü damarlarından birini oluşturacaklar.
Hayatla, yaşadıkları coğrafyayla sorunları olan, gerçeğin soğuğunu alnında hisseden bir grup da Genç Müslüman Şairler. Onların çok önemli bir handikapları var; Şiir öyle bir şey ki üzerinde düşünmemek, çalışmamak ne kadar zararlıysa fazla düşünüp taşınmayı, tartmayı da kaldırmıyor. Bilgi oranı arttıkça didaktizm arttığı için olsa gerek teoriye de bir noktada dur demek gerekiyor. Bu durumun tipik örneği Genç Müslüman Şairler arasında yaşanıyor. Yeni bir şiir anlayışına ulaşmak amacıyla yönelinen arayışlarda fazla sorgulama ve tartışmadan gelen formalizm, mutlak doğruları bulduk anlayışı bir noktadan sonra yazılan şiiri yaralamaya başlıyor. Teoriyle pratiğin dengesi bozulup terazinin teori kefesinin ağır basmasının sakıncaları giderildiğinde buradan da yeni ve çok güçlü bir damar doğacağının işaretlerini görüyoruz.
Tabii tüm bu yazdıklarımız şiiri bir sanat olarak görüp oradan ilerlemeyi görev edinenler için geçerli. Bir de okumaz yazarlar var. Onların durumu daha da vahim. Çünkü bu vatandaşlar okuma yazma bilmiyorlar ve öğrenmek de istemiyorlar. Ve bu durumlarını bir fazilet olarak her fırsatta belirtiyorlar. "Ben şiir okumam! Ben kitap okumam!" diye bağırıyorlar. Yani yapmaya soyundukları sanat dalını öğrenmeye bile gerek duymuyorlar. Sanırım sanat eserinin vahiy yoluyla ya da ilhamla oluştuğuna inanıyorlar. Gerçi vahiy ya da ilham nedir deseniz ona da cevap alamazsınız ama o da sorun değil onlar için.
Geçiyorlar bilgisayarlarının başına çalakalem yazıyorlar ve bu yazdıklarını "ne olursan ol gel" diyen internet sitelerinde yayınladıklarında şair olduklarına inanıyorlar. Sonra da kağıda basılı bir şeyleri olması gerektiği kanısıyla yazdıklarını dosyalayıp yayıncının karşısına çıkıyorlar. Dilekleri yazdıkları şeyin kitap olup yayınlanması. O kadar savruk ve küstahlar ki yayıncı seçerken bile hiçbir şeye dikkat etmiyorlar, kitap okumadıkları için hangi yayıncının ne tür kitap yayınladığı onlar için hiç önemli değil. Zaten vatandaş bir başyapıt yazmış, siz sadece teknik eserler ya da plastik sanatlar yayıncısı olsanız ne gam! Karşınızda bir başyapıt var. Titreyin ve kendinize gelin, bu dosyayı hemen yayınlayın ve okumaz yazar birinin nasıl şair olduğunu (olamadığını) görün. Aslında, bu anlayıştaki vatandaşlar bizim konumuz olamaz, çünkü bunlar birer heves sahibidir, diyebilirdik. Ve bir kaç yayınevine baş vurur, red cevabı alır ve bu işten vazgeçerler diye umardık. Ama olay bu biçimde gelişmiyor. Bu vatandaşların aralarında inatçılar var ve okumaz yazarlık abidesi eserlerini yayınlatmak için diretiyor ve her yolu deniyorlar. Bazıları dergilere, şiir ödüllerine kadar sızıyorlar ve aynı cehalet düzeyindeki dergi yöneticileri ya da jüriler tarafından iltifat görüyor, yayınlanıyor ya da ödül alıyorlar. Asıl tehlike de ondan sonra başlıyor. Zira bu noktadan itibaren konumuzun içine girip, Günümüz Türk Şiirinin bir parçası halini alıyorlar.
Şeref Bilsel, "Bugün kırkı aşkın dergi, 24 ,35 yaş aralığında değişen insanlar tarafından çıkartılıyor" diyor. Bu dergilerin ağırlıklı olarak ürün dergisi olduğunu gözönüne alırsak her ay yüzlerce şiir yayınlanıyor demektir. Ama bu yeni şairlerin arasından ne yazık ki çok azı akılda kalıyor. Haydi bir kaç şair adı say deseniz zorlanıyoruz. Aradan sıyrılan, şiirleriyle dikkati çeken, akılda kalmaya başlayanlar var ve onlar gelecekteki şiirin öncüleri olacaklar. Bir bakışla az gibi görünseler de, nitelik önemliyse eğer hiç de az değiller. Onların varlığı umudumu yeşertiyor.
- Şeref Bilsel, Genç Şaire Dair Kenar Notları (Yasak Meyve, Sayı 13, Mart - Nisan 2005)
- Turan Karataş, Yıllıklara bakarak bir yılın şiirini yazmak (MerdivenŞiir, Sayı 2, Mart - Nisan 2005)
- Mehmet Butakın, Modern Türk Şiirinin Psişik Halleri Üzerine (Yasak Meyve, Sayı 13, Mart - Nisan 2005)
- Baki Ayhan T., Genç şiir, genç eleştiri veya aşırılığın peygamberleri (Yasak Meyve, Sayı 13, Mart - Nisan 2005)
- Mehmet H. Doğan, 2004'te Şiir (YKY Şiir Yıllığı 2004, Kitaplık Dergisi 80. sayı Eki, Şubat 2005 )
- Veysel Çolak, 2004'te Türk Şiiri (2004 Şiir Yıllığı, Yom Yayınları)