Metin Celâl
Umut Dağıstan; Üst Kattaki Cinler
Babalarının kanser olduğunu haber alan üç kardeş belki de yakında öleceği düşüncesi ile onu son kez görmek üzere baba evinde biraraya gelirler. Umut Dağıstan, ilk romanı Üst Kattaki Cinler'de (Merkez Kitaplar) araya ayrılık ve zaman girmesiyle birbirlerinden kopan, görüşmez, buluşmaz olan bir aileyi anlatıyor. Servet, Ali ve İpek, hem geçmişlerini, babalarıyla olan ilişkilerini sorguluyor, hem de baba evine gelirken geride bıraktıkları bugünkü sorunlarına çözümler bulmaya çalışıyorlar. Babaları Süleyman bey farklı bir kişidir, dünyası kitaplarıdır. Evin üst katındaki çalışma odasından hemen hiç çıkmadan sürekli kitap okur. Evde varlığı pek hissedilmez. Bir yabancı gibi davranır. Özellikle iki erkek çocuğu için "silik bir baba"dır. Sadece ağabeyleri tarafından sürekli dışlanan İpek için bir sığınak olmuştur. Baba-kız diğerlerinin ilgisini çeken, kıskanmalarına sebep olan özel bir ilişki kurmuşlardır. "Babam dinler, yorum yapmadan dinler, bütün dikkatini bana verip susarak beni onaylardı" diye anlatıyor İpek.
Üç kardeş de orta sınıf diyebileceğimiz yaşam düzeyindeler. Pek maddi sıkıntıları yok, onlarınki daha çok manevi. Servet, karısıyla kurduğu ilişkisinin tek düzeleşerek kopma noktasına gelmesinden sıkıntılı. Aile hayatının sırtına yüklediği yükleri, onları aşırı ciddiye almasının asıl sorunu yarattığının farkında değil. İpek, kocasının kendisini aldattığını öğrenmiş. Kocasıyla yüzleşmiş, kocası evi terk etmiş. Annesinden edindiği kendine güvenli modern kadın kimliği bu durum karşısında sarsılmış. Sürekli kendini sorguluyor, nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışıyor.
Ali ise, belki de babasıyla kuramadığı ilişki nedeniyle aileden tamamen kopmuş. Çalışma hayatında pek başarılı değil. Bir aile kuramamış, karşı cinsle uzun süreli ilişkilere giremiyor. Yalnız yaşıyor, bir gecelik ilişkiler kuruyor. Hayattaki tek amacının zevk almak olduğunu söylüyor. Ama ergenlik döneminde yaşadığı bir ilişkiye takılıp kaldığını anlıyoruz. Adana'ya baba evine dönüşü o ilişkiyi tekrar düşünmesine, sorgulamasına neden oluyor. Sık sık yürüyüşe çıkarak tüm hayatı boyunca belleğinden çıkmayan o kadınla, o günlerde yaşadıkları ile hesaplaşmaya çalışıyor. Çünkü hayatı boyunca kurduğu karşı cinsel tüm ilişkilerde o kadını aramış, belki de o nedenle sürekli ilişki kuramamıştır.
Üç kardeş babaları ile ilişkilerini farklı bakış açılarıyla kendilerine göre anlatıyorlar. Ama bu anlatımlardan tam bir görüntüye ulaşamıyoruz. Süleyman Bey, karısı Nilüfer Hanım ve çocuklarıyla ilişkileri bölük pörçük kalıyor. Özellikle anne Nilüfer hanım bir karakter olarak kafamızda belirmiyor. Cumhuriyet kadını diyebileceğimiz, kendini aydınlanmaya adamış bir öğretmen. Disiplinli, dikkatli, insanlardan da kendisi gibi davranmalarını istiyor ama aile ilişkileri içinde onun varlığını hissedemiyoruz. Bir görüntü olarak gözümüzde canlanmıyor. Odaya kapanmış kişi baba olmasına, annenin evi çekip çeviren, çocuklarla sürekli ilişkide olan büyük olmasına rağmen karakter olarak baba ağır basıyor.
Herbiri için babalarının farklı anlamları var. İpek, hayatta dertleşebildiği, içini açabildiği tek kişi olan babası gibi bir erkek, sevgili arıyor. Belki de kocasıyla ilişkisinde mutlu olamamasının nedeni bu arayış. Servet, baba evine dönüp, bir süre babasını gözlemledikten sonra aslında babası gibi odasına kapanıp kitaplara gömülmek istediğini fark ediyor. Ali ise çocukluğunda babası ile kuramadığı ilişkinin doğurduğu öfkeyi yaşatıyor. Şimdi, yıllar sonra buluştuklarında babasının gösterdiği yakınlığı anlamladıramıyor.
Romanın geçtiği yer, Adana, ismen adlandırılsa bile okur olarak bizim gözümüzde canlanmıyor. Yazar şehri, şehrin oluşturduğu görüntüyü ve ilişkiler ağını anlatmamış. Burası herhangi bir şehir de olabilirdi, yine aynı şeyler yaşanırdı diye düşünüyor insan. Üç kardeş, çocukluklarının evine dönmelerine rağmen eski arkadaşları, komşuları ile ya da şehrin, mahallenin değişen görüntüsü ile ilgilenmiyorlar. Sadece Ali, ergenlik döneminde kendinden yaşça büyük bir kadınla kurduğu ilişkinin sorgulamasını yaparken çocuk günlerini hatırlıyor.
Edebiyatsever bir aile. Servet, babalarının odasına kapanıp sadece kitap okumadığını, hiç yayınlatmadığı, tek okuyucusu karısı olan hikayeler de yazdığını öğreniyor. İpek'in kocası İsmail, bir gün işini bırakıp kafasındaki büyük romanı yazmak isteyen bir doktor. Servet'se çocukluğundan beri hep okumayı sevmiş biri. Özellikle ansiklopedilerle, hazır bilgilerle ilgili. Babası gibi olmak, onun ölümünden sonra odada yerini almaya karar vermesinde okuma sevgisi kadar, babasının hikayelerini tamamlama, sürdürme arzusu da ağır basıyor. Ali ise okumaya uzak, eline kitap alamayan bir kişi. Onun bu tavrının nedeni de babasına tepkisi, kitapların babası ile arasına girip, onları kopartan bir şey olduğunu düşünmesi olsa gerek.
Üst Kattaki Cinler, bir ilk roman olarak oldukça başarılı. Babanın kansere yenilip ölümesiyle sonlanacağını tahmin etmenize rağmen akıcı anlatımına kapılıp romanı okuyorsunuz.
Gürsel Korat, Ay Şarkısı
Gürsel Korat'ın 1998'de yayınlanmış romanı Ay Şarkısı'nın yeni basımı (Everest yay.) 12 Eylül'ün yıldönümüne rastladı. 12 Eylül askeri darbesi öncesi ve sonrasıyla bir çoklarımız için bir dönüm noktası oluşturuyor. Bu darbe Türkiye tarihindeki kara lekelerden biridir. 650.000 kişinin gözaltına alındığı, 1.683.000 kişinin fişlendiği, 388.000 kişiye pasaport verilmeyip seyahat haklarının engellendiği bir dönem. 7.000 kişi idam talebiyle yargılanmış. 517 kişiye ölüm cezası verilmiş, 50 kişinin idam cezaları infaüz edilmiş. Gözaltında veya hapishanelerde 229 kişi ölmüş. İşkence yaptıkları iddiasıyla 9.962 güvenlik görevlisi yargılanmış, 544'ü hüküm giymiş. "Asmayalım da besleyelim mi?" (K. Evren), "Niye cop sokalım elimizde taş gibi oğlanlar vardı" (Turgut Sunalp) gibi veciz sözler de o dönemde söylenmiş.
Gürsel Korat, Ay Şarkısı'nda darbe sonrası siyasi faaliyeti bırakıp kendilerini yeni döneme alıştırmaya çalışan devrimcileri anlatıyor. Bazıları düzene kendini uydurmuş, nimetlerinden yararlanmakta, Altan gibi bazıları ise bu duruma uyamamanın sıkıntısını çekmektedir. Yıl 1985, Mayıs ayı ortalarında bir zamanlar sol örgütlerde yer almış Altan eski bir dosyanın yeniden açılmasıyla, Metris Cezaevi'ne konulur. Tutuklular hapishane şartlarının iyileştirilmesi talebiyle açlık grevi yapmaktadır. Hapishane yönetimi talepleri kabul eder, açlık grevi biter. Bir süre sonra "Koğuşlarda, askeri bir cezaevinde olmanız nedeniyle askeri disiplin uygulanacaktır. Tek tip elbiselerinizi yarından itibaren giymiş olacaksınız" denilen bir anons duyulur. Bu gelişme son derece zor olan hapishane koşullarının daha da ağırlaştırılması demektir. Tutuklular tek tip elbise uygulamasına direnmeye karar verirler. Bu direniş hapishane yönetimi tarafından baskı ve saldırılarla kırılmaya çalışılır. "Her gün temizlik kontrolü için koğuşlara dalarak bizleri coplamanıza, falakaya yatırmanıza ve saat altıda 'kalk' komutuyla ayağa kaldırıp saat on'da yat borusuyla yatırmanıza razı olamayız" diyen tutuklular işkenceye, dayağa, sürekli baskınlara rağmen yılmaz. Tek tip elbise uygulaması bir inat savaşına neden olur. Gaz bombalarıyla tutuklu koğuşlarına saldırmaya kadar varır iş. Tutuklular bu saldırıları durdurmanın bir yolu olarak kedi düşkünü binbaşının çok sevdiği kedisi Çapkın'ı rehin almaya karar verirler. Kediyi yakalayıp rehine almakla kalmaz bir de yargılarlar. Yargılama işi hemen tüm tutukluların katılımıyla bir şenlik halinde gerçekleştirilir. Kedinin yargılanması 12 Eylül'ün yargı anlayışının mizah yoluyla eleştirilmesidir de aynı zamanda.
Gürsel Korat, 12 Eylül'ün en çok can alan, can acıtan olaylarından biri olan tektip elbise uygulamasını ve sonuçlarını mizahi bir bakış açısıyla ve neşeli bir dille anlatıyor. Ama bununla yetinmiyor, darbe sonrasında, Özal döneminde yaşananları da, bazı eski solcuların yeni patronlar olarak palazlanmasını da, 70'li yıllarda aynı evde kalmak zorunda kalmış bir kaçakla bir genç kadının kırık aşk hikayesini de anlatıyor. Roman kişileri, olaylar çoğaldıkça, kitap ele avuca sığmaz hale geliyor, dağılıyor. Ay Şarkısı, dağınık yapısına rağmen 12 Eylül'ü edebiyat yoluyla anlamak açısından iyi bir eser. Kolay okunması, olayların tüm trajikliğine rağmen neşesini kaybetmemesi, akıcı anlatımı ile dikkate değer. "12 Eylül romanı yok" diyenlere duyurulur.