Metin Celâl 

Kendileri

1970'ler Ankara'nın edebiyatta ağırlığını duyurduğu yıllar. Canlı bir edebiyat çevresi yayınevlerini, dergileri besliyor, yaşatıyor. Başta Türk Dili olmak üzere, Yazı, Olgu, Sesimiz, Oluşum, Yusufçuk, Edebiyat… Dönemin Ankara dergilerinden. O zamanlar öğrenciydim. Kadıköy'de iskele girişinde gazete bayii Semih ağbi bu tür dergileri de satardı. Ayın ilk günleri sık sık gidip sorduğum dergilerden biri de Türkiye Yazıları'ydı. Dergi, Ahmet Telli, Gültekin Emre, Mert Başat, Ali Cengizkan, Veysel Çolak, Oğuzhan Akay, Tuğrul Keskin gibi genç kuşağın şairlerine yer verirdi. Sunuş yazısında söylendiği gibi "yapıtlara gözüpek, dostça ve bağımsız bir tavırla" yaklaşıyordu.  Okurken de bunu hissederdiniz. Türkiye Yazıları, 1977 - 82 arasında 72 sayı yayınlanmış. İlk sayısından son sayısına dek izledim. Türkiye Yazıları'nda belki de ilk okuduğum yazı kendi kalemlerinden yazarların hayat hikayelerini anlattıkları "Kendileri" bölümüydü. "Kendileri" bölümü derginin ilk sayısında Hasan İzzettin Dinamo'nun "Nazım Hikmet'le Kurduğumuz İllegal (!) Örgüt" başlıklı yazısıyla başlamış, Aralık 79'da yayınlanan 33. Sayısına kadar sürmüş. Derginin sahibi ve yönetmeni, hikayeci Ahmet Say, yazıların sürmemesinin nedenini şöyle anlatıyor; "12 Eylül 1980 askeri darbesini izleyen karanlık dönemde bu tür yazıların gönül rahatlığıyla yazılması olanaklı değildi. Gönül rahatlığını bırakalım, bu yazılar, birtakım resmi mercilerin gökte ararken yerde bulabileceği malzemeleri oluşturacaktı. Ve bir kez daha anladık ki, en kötü, en çirkin sansür, 'oto sansür'dür."

Türkiye Yazıları'nın "Kendileri" bölümü ne zaman bir hayat hikayesi okusam aklıma gelen bir çalışmadır. Otuz yıl sonra bir kitap bütünlüğünde karşılaşmak hoş bir sürpriz oldu. Selim Esen'in yayına hazırladığı Kendileri'nde (Evrensel yay.) Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Külebi, Edip Cansever, Mehmet Kemal, Adalet Ağaoğlu, Samim Kocagöz, Talip Apaydın, Fakir Baykurt gibi 70'li yıllarda yazarlıklarının olgunluk dönemini yaşayan 23 yazar ve şairin kendi kalemlerinden hayat hikayelerinden kesitler yer alıyor. Ayrıca Erdal Öz'ün Yaşar Kemal'le yaptığı uzun bir söyleşi, dergi yazı kurulunun şiir ve yazılarından yararlanarak kurguladığı kendi kaleminden Nazım Hikmet'in hayat hikayesi ve Turhan Selçuk ve Ferruh Doğan'la yapılmış röportajlar yer alıyor. 

Çoğu 1920'li yıllarda doğmuş şair ve yazarlar. Gerçek anlamda Cumhuriyet çocukları. Köy kökenli, yoksul ailelerden. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir ülkenin ilk yıllarında doğmuşlar. Okuma, yazma olanakları son derece kısıtlı, öğrenim görmeleri bile bir şans. Belki de o nedenle iyi birer edebiyatçı olmalarının yanında hemen hepsi iyi öğrenciler. Çünkü iyi öğrenci olmayan parasız yatılı olamaz, burs alamaz.  Yokluklar, zorluklar onları yıldırmamış. Öğretmen, hukukçu, doktor olmuşlar. Sadece bu mesleklerle yetinselermiş belki toplum ve tabii devlet katında büyük bir kabul görecek el üstünde tutulacaklarmış ama onlar aynı zamanda (ya da öncelikle) edebiyatçı olmuşlar. Şair, yazar olmakla yetinmemişler yaşadıkları ülkenin koşullarını sorgulamışlar, üzerinde düşünmüşler, şartları iyileştirmek için çaba göstermişler yani siyasileşmişler. Daha mutlu, daha güzel bir Türkiye düşlemenin bedeli de çok ağır olmuş. Hapisler, sürgünler, işinden, ailesinden olmalar…

Kendileri'ni oluşturan yazılar şair ve yazarların hayat hikayelerinin tamamını içermiyor. Daha çok çocukluk yılları, edebiyatta atılan ilk adımlar, düşünen insan olmanın getirdiği baskı ve zorluklar dile getirilmiş. Çoğu yazı yazarlarının kimlikleri bilinse bile başlı başına birer hikaye olarak da okunabilir. Hasan İzzettin Dinamo'nun "Nazım Hikmet'le Kurduğumuz İllegal (!) Örgüt" başlıklı yazısı iyi bir örnek. Dinamo 1930'larda Sivas'ta lise öğrencisiyken Nazım Hikmet'i hiç görmeden, tanımadan onunla birlikte illegal örgüt kurmayı nasıl başardığını (!) anlatıyor. İşçi olduğunu söyleyen biri Nazım Hikmet'ten selam getirdiğini, dergi çıkartmalarını istediğini söylüyor, Dinamo ve arkadaşları da adamın kim olduğunu araştırmadan, yıllarca önce bir iki şiir gönderdikleri Nazım Hikmet'in neden böyle bir şey söylemiş olabileceğini düşünmeden kolları sıvayıp dergi çıkartmaya hazırlanıyorlar. Dergiyi çıkartmadan önce de insanları bilinçlendirecek bir beyanname dağıtacaklar. Beyannameler basılıp tam kendilerine teslim edilirken de polise yakalanıveriyorlar. Üç arkadaş dörder yıl hapis cezası ile kendilerini hapiste buluveriyor. Dinamo ve arkadaşlarının özgürlük umutları, bu umutla yayınlamayı planladıkları dergi hayali böyle bir komplo ile eziliyor. Bu traji komik hikaye "Kendileri"nde hayat hikayelerinden kesitler anlatan yazarların hemen hepsinin başına gelen olaylardan biri.

Kerim Korcan, bir hikaye anlatır gibi babasının yaşadıklarını anlatıyor. Yıl 1938, Mayıs ayı ortalarında 67 yaşındaki Murat Usta, oğlunu aramaya emniyeti gider. Oğlu iki haftadır emniyettedir. Kefaletle bırakılmasını beklemektedirler. "Hani kefalete rapten bırakacaktınız?" diye sorar. "'Sen de hayli safmışsın?' diye karşılık verdi memur, 'Biz onu dün gece dövüyorduk, öldü, elimizde kaldı. Sonra koyduk bir çöp kamyonuna, sen Yedikule'ye kadar git, derelere bir bakıver." Öldürdük attık denilen oğlu Kerim Korcan'dır. "Beni öldüresiye dövdükleri doğruydu, ama, hayatıma son verdikleri yalan" diye anlatmaya devam eder Korcan. Mahmut Makal'ın yazdığı gibi, bir komünist öcüsü yaratılmış, bu öcünün varlığını kanıtlamak için de komünist imal etmek gerekmiş, ülkesinin iyiliğini, güzelliğini isteyen, düşünen, soru soran ve özellikle yazan çizen her insan "komünist" damgasını yemiş. 

Hayatının bir parçasını da olsa, kendi hikayenizi yazmak kolay bir şey değil. Çünkü bellek bir çok şeyi sildiği gibi, çoğunu da değiştirerek kaydediyor. Adalet Ağaoğlu, kitapta yer alan yazısında bu durumu çok güzel anlatıyor. Çocukluğundan kendinde kalan anıları, izlenimleri, görüntüleri anlatıyor ve aile ferdlerinden, annesinden, kardeşlerden hep tepki topluyor, o senin anlattığın gibi değildi diyor, onun söylediklerini düzeltiyorlar. Örneğin Ağaoğlu'nun belleğinde doğduğu ev "geniş bahçeleri, sofaları, güzel çatısı olan konak yavrusu"dur ama yıllar sonra gidip baktığında konak yavrusu bir yana, soğuk, sevimsiz, anlamsız bir yapı ile karşılaşır. Ağaoğlu bu durumu şöyle izah ediyor; "Hiçbir yazar kendini yazamaz. Çünkü, yukarıda biraz gördük, öncelikle dünkü kendini yazamaz. Dünkü kendini hep bugünkü kendine yamamaya çalışır. Dünkü kendinde, durmadan bugünkü kendini doğrulayıcı ipuçları arar. Bulamazsa uydurur. Bu nedenle o zamanın, o zaman kişilerinin içindeki insan da ortaya kılık değiştirerek çıkar. Bu kişinin şimdiki gözünde dün küçük olan her şey büyüktür. Dün güç olan her şey kolay, gerçekte çok çirkin olan her şey de genellikle çok güzeldir. Ya da tam karşıtı, güzel olan her şey çirkin, kolay olan her şey güç, büyük olan her şey de küçük gelebilir bize." Ve can alıcı soruyu soruyor; "Bir yazar kendini çarpıtarak yazsa, bunu kendinden başka kim bilebilecek?" Sonuç olarak da "En gerçek gerçek, şu an içinde yaşadığımız gerçektir. O gerçeği yazarken de işte, kendimizden yazıyoruz. Ama kendimizi değil, kesinlikle kendimizi değil. Yazar, kendinden yazabilir tabii, tabii kendini de yazabilir, ama KENDİNİ yazamaz."

Kendilerini'ni oluşturan yazılara Adalet Ağaoğlu'nun bu düşünceleri ışığında bütün olarak baktığınızda bir kısmı abartılmış ya da önemsenmemiş olsa da ortaya çıkan genel görünümün gerçeği yansıttığını söyleyebiliriz. Çünkü hemen her yazar birbirlerinden bağımsız olarak aynı zaman kesitini yazıyor ve hemen hepsinde aynı görüntüler ortaya çıkıyor. Evet ayrıntılarda yanılınmış olabilir ama yazılar o yazarların hayatlarındaki gerçekliği koyuyor. Tabii, bu yazıların yazıldığı 1970'li yıllardaki tarih aralığındaki koşullara da bakmak gerek. Tüm toplum siyasallaşmış, toplumcu düşünce kendini ifade edecek alanlar yaratmış ve devletin buna karşı tepkisi de 30'lardaki, 40'lardaki gibi olmuş. Soran, sorgulayan, değiştirmek isteyen herkes hapis edilmiş, Denzi Gezmişler asılmış, yine de tüm baskılara rağmen gençliğin siyasallaşmasının önüne geçilememiş, tek çare olarak askeri darbe görülüyor olmalı ki oraya doğru adım adım gidiliyor. Yazarlar da bu ortamda kendi çocukluklarını, yazarlığa başladıkları yılları, ilk gençlikleri hatırlıyorlar. Anıların yazıldıkları günlerin havasına uyarak siyasi yön doğal olarak ağır basıyor.

Kendileri'nde yer alan yazıları ister yazarların ve şairlerin hayatlarından anı parçaları olarak ister yazarların hayat hikayelerinin ağır bastığı edebiyat eserleri olarak okuyalım sonuçta hem onları kendi kalemlerinden tanımış oluyoruz hem de Türkiye tarihinin önemli bir kesitinden bireysel tanıklıklar okumuş oluyoruz.