Metin Celâl 

 

Cem Selcen; Elmanın Suçu

Cem Selcen, Elmanın Suçu'nda (Sel yay.) Merkez Bankası'nın İstanbul Şubesinin soyulmasını ve sonrasını anlatıyor. Banka soyulmuş, soygunculardan bazıları yakalanmış ya da çıkan çatışmada öldürülmüş diğerleri ise çaldıkları paralar ve altınlarla kaçmayı başarmıştır. Soygunculardan biri soygun, silahlı çatışma, adam öldürme suçlamalarıyla hapistedir. Ama rahatı yerindedir. Parası sayesinde konforlu bir hücrede kalmaktadır ve artık yolun sonuna geldiğini düşünmektedir. Dava sürmekte, yeni tanıklar, delliller ortaya çıkmakta, soygun soruşturması devam etmektedir. Sıksık polisler onu hapishanede ziyaret eder. Romanın anlatıcı kahramanı hapiste yattığı süre içinde kendiyle bir hesaplaşmaya girer. Anılarını yazar.

Anlatmaya sekiz ay öncesinden hapse girmesinden başlar. Dört kişilik bir koğuşa konulmuştur. Yavaş yavaş koğuşta kalanlarla tanışmaya başlar; Bir sapık, bir cinayet planlayıcısı ve bir çete üyesi. Koğuştakiler, akşamları masanın çevresinde toplanıp sohbet etmekte ve bazen de  kendi hikayelerini anlatmaktadır. Birer itiraftır bunlar. “Yaşlı şişko” marangoz olarak çalıştığı üniversitede işgalci öğrencileri nasıl ihbar ettiğini anlatır. “Zengin şişko” küçük bir kıza tecavüzden içeri girmiştir ama o suçu işleyene kadar da insanlara zenginliğinden de faydalanarak bir çok kötülük yapmıştır.

Kahramanımızsa kasa açma konusunda uzmanlaşmıştır ve ünü Dünyaya yayılmış bir hırsız olmuştur. Uluslararası soygun ekiplerinde görev almaktadır. "Şimdi bizim herhangi bir şirketten hiçbir farkımız yok. Bizi biraraya iş getirir, iş ayırır. İşini yapar, paranı alırsın (…) Muhasebe, alım satım departmanları, işçileri, mal yükleyicileri, taşıyıcıları, kuryeleri, depocuları, mühendisleri filan olmayan ekibin her iş dalında olduğu gibi bizde de iş yapma, yaşama şansı yoktur." Kahramanımız ve yaptığı iş öylesine profesyoneldir ki, karısının doğum yaptığı gün bile işini bırakıp hastaneye gidemez. 

Bu kez ekip Havana'da buluşacak ve yeni soygunun planını yapacaktır. Dünyanın dört bir yanından işinin uzmanı soyguncular biraraya gelmiştir. Kahramınımız, Havana'ya kız arkadaşı ile gitmiştir. O da ekibe dahil olacaktır. "Orta sınıftan bir genç kadının hikayesi" olarak henüz 29 yaşına girmiş başından bir evlilik geçmiş bu güzel kız arkadaşın bir bankada çalışırken nasıl kahramanımızla tanıştığını ve soyguncu olduğunu okuruz. Bu bölümün oldukça uzun tutulduğunu yazarın araya girmelerine rağmen okuru konudan tamamen koparttığını söyleyebilirim. Tekrar Havana'ya dönebilmemiz için yaklaşık 45 sayfa okumamız gerekir.

Küba'da kahramanımız ve sevgilisinin ayrılmalarının hikayesini okuduktan sonra koğuşun dördüncü kişisi, çete üyesi İsmet'in hikayesi de 45 sayfalık bir bölüm olarak girer araya. Amacın heyecan verici bir soygun hikayesi çevresinde insanların nasıl suça bulaştıklarını anlatmak olduğunu düşünürsek ana hikaye olan soygunun yapılmasının arasına böyle bölümler girmesini normal karşılayabiliriz. Ama roman bütünlüğü açısından baktığımızda araya giren bölümlerin bu denli uzun olmasının yapıyı bozduğunu söylemeliyim. 

Soygun ekibinin Havana buluşması yetmemiş olacak ki, hep birlikte Paris'e giderler ve bu kez soygunun esas planlayıcısı ile tanışırlar. Bu elli yaşlarında şık güzel bir kadındır. Ne kadar Fransız görünmeye de çalışsa bir Türk'tür, eski yankesicilerden Kürt Şevki'nin kızıdır ve  Merkez Bankası İstanbul Şubesi'ni soyma fikri de babasından miras kalmıştır. 

Çete nihayet İstanbul'a gelir ve soygun planı uygulanmaya başlar. Merkez Bankası İstanbul Şubesi, Galata'da, Bankalar caddesinde, çok iyi korunan bir konumdadır. Bu bir yüzü oryantalist, diğer yüzü neo klasik binaya girmek hiç kolay olmayacaktır. Ayrıca binaya girdikten sonra da açılması gereken büyük kasa kapıları, aşılması gereken güvenlik önlemleri vardır. Ama ellerinde Kürt Şevki'nin kızına miras bıraktığı bir harita ve bu haritaya göre Perşembe Pazarı'ndan yukarıya Merkez Bankası'na ulaşan güvenlik amacıyla yapılmış bir tünel vardır. Soyguncular buradan girecektir bankaya. Ama Perşembe pazarının altı bir yeraltı dünyasıdır. Kazılan her yerden gizli odalar, atölyeler, depolar çıkar.

Cem Selcen, soygunun planlanma ve gerçekleştirilme aşamalarını iyi kurgulamış, akıcı bir dille yazmış. Başlı başına bir soygun hikayesi anlattığında ilgi toplayacağı kesin. Suç ve ceza kavramlarını sürükleyici bir hikaye aracılığıyla, suçu işleyen profesyonel bir soyguncunun ağzından anlatıyor. İlk suçun Adem'le Havva'nın elmayı koparıp yemeleriyle işlendiğini ama bu suçun işlenmesinde elmanın da payı olduğunu söylüyor. Elma orada, "öyle pırıl pırıl ve biricik" durmasaydı ve elmanın kopartılması yasaklanmış olmasaydı acaba suç işlenir miydi, diye soruyor. Roman boyunca da anlattığı diğer küçük hikayelerle suç kavramını irdeliyor.

Anlatmanın keyfine kapılıp bazı bölümlerin aşırı uzamasının ve "Ama bu arada haberiniz olmayan haberler var", "Düşünmem gerekli başka şeyler var" diye cümleler kurabilmesinin nedenini redaksiyon eksikliğine mi yormalıyız, yoksa Türk romancılar arasında moda olan yazdığı metini editöre elletmeme tavrına mı, bilemiyorum. Dil ve yapı üzerinde biraz daha titiz davranılsaymış iyi olacakmış. Cem Selcen, akıcı anlatımıyla, ayrıntılara verdiği önemle, merak uyandırmasını becermesiyle, anlatımındaki mizahilikle okuru kolayca kavrıyor. Elmanın Suçu, Cem Selcen'in üçüncü romanı. İlk romanı 1578 - Bir Korsan Hikayesi'nden başlayarak romancılığını iyi bir çizgide geliştirdi. Kitapları merak edilecek yazarlar arasına girdi.  

 

ÖNERİLER

YİRMİ AŞK ŞİİRİ VE BİR UMUTSUZ ŞARKI

Pablo Neruda, çağdaş şiirin en önemli adlarından. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sevilen bir şair. Okur seviyor, kitaplarını takip ediyor. Okurun bu sevgisi de karşılıksız kalmıyor, sık sık yeni Neruda çevirileri yayınlanıyor. Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı da (Kırmızı yay.) bu yeni çevirilerden. Adnan Özer, şiirleri İspanyolca asıllarından yapmış ki İspanyolca yazan şairlerin bu şansa her zaman kavuşamadıklarını söylemeliyim. İspanyolca yazan şairler genellikle İngilizce ya da Fransızcadan çeviriliyor. Neruda'dan yapılan önemli tüm çeviriler de ikinci dildendir. Adnan Özer, şiirleri İspanyolcadan çevirmekle kalmamış orijinalleriyle birlikte iki dilli olarak yayınlamış. Yani çevirisinde iddialı.

Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı 1924'de yayınlanmış. Neruda'nın en güzel aşk şiirleri toplamlarından birisi olması yanında Latin Amerika Şiiri'nde de dönüm noktalarından sayılıyor. Latin Amerika Şiiri'nin Avrupa etkisinden çıkıp kendine has sesini ve imge yapısını bulmasının en önemli örneklerinden. Neruda'nın kendine has söyleyişinin oluştuğu, nerede görsek bu bir Neruda şiiri diyebileceğimiz şiirlerinin ilk örneklerinden. Aşkı hem ruhani hem bedensel olarak dizelere döken nadir ve güzel bir eser Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı.

 

BETON

Thomas Bernhard, çağdaş dünya edebiyatının en cüretkar, açık sözlü yazarlarından biri. Muhalif yapısını devletle ve onun tüm kurumlarıyla kavgalı denebilecek bir boyutta yaşamış bir yazar. Onun Avusturya devleti, kurumları, yöneticileri hakkında yazdıklarının tek bir satırını Türkiye için söylediğinizde defalarca yargılanmakla kalmaz, hapislerde sürünmenin yanında vatan haini olarak lanetlenerek tarihten de silinirdiniz. Bernhard, üstelik sadece devletin kurumları hakkında söz almakla kalmıyor, onun kaleminden bizzat halk, insanlar da kurtulamıyor. Bayağı, sıradan gördüğü her şeyi kıyasıya eleştirmekten çekinmiyor. Ama öylesine güçlü bir yazar ki, onun yazdıklarına kızsanız bile okumadan edemiyorsunuz ki yazdığı bir çok şeye de katılmamak elde değil. Türkçede yeni yayınlanan romanı Beton'da (Yapı Kredi yay.) da aynı tavrını sürdürüyor. Bir müzik yazarının Mendelssohn çalışmasını bir türlü yazmaya başlayamamasının nedenlerini kendi ağzından dinlerken hastalık hastası bu kahramanın ablasından başlayarak, yakın çevresi, oturduğu köy ve ardından toplum ve insan ilişkilerini gülünç, trajik yanlarından alıp parçalara ayırmasını izliyorsunuz. Beton, usta çevirmen Sezer Duru'nun çevirisi ile ilk kez tanışacaklar için iyi bir başlangıç, benim gibi Bernhard severler içinde büyük ustanın yeni bir eserini Türkçede okuma keyfinin yeni bir aşaması.