Metin Celâl 

EVVELOTEL

 

Ayfer Tunç, Evvelotel'de (Can yay), alışık olmadığımız, özellikle son zamanlarda hikayecilerde pek görmediğimiz bir şey yapıyor. Bir deney. 1989'da basılan ilk kitabı Saklı'daki hikayeleri çıkış noktası yaparak, oradaki olaylardan, temalardan, karakterlerden yararlanarak yeni hikayeler yazıyor.

İİk romanı Kapak Kızı'nı (Can yay.) yeniden yayınlarken de yine alışık olmadığımız bir şey yapmış, kitabı yeniden yazmıştı. Çünkü romanın olgunlaşmamış, belki de erken yayınlanmış olduğunu düşünüyordu. Kapak Kızı'nın yeni baskısının sonuna yazdığı açıklamada "Yayımlanmış bir metin, ölmüş bir organizma değildir, bir metin ancak yazarı ölünce ölür. Çünkü her metin yazarın zihninin bir parçasıdır, yazarın zihni ölmedikçe metin yayınlanmış olsa bile, yaşamayı ve kaçınılmaz biçimde yazarın zihninde değişmeyi sürdürür - en azından bende böyle oluyor" diyordu. 

Evvelotel'deki hikayeleri değerlendirirken çıkış noktası olarak bu cümleleri alabiliriz sanırım. Saklı'daki hikayelerin devamı değil bunlar. Tekrar etmeliyim, yeniden yazımı da değil. Belki bildirilmese, Saklı'daki karakterlerin adları kullanılmasa, hele bu hikayelerin sonuna Saklı'daki hikayeler konulmasa farkına bile varmayacağız. Ama o zaman da bu deneyin /oyunun bir ayağı eksik kalacak. Çünkü bildirmek önemli.

Şöyle bir okuma düzeni kurdum; önce Evvelotel'deki hikayeyi okudum, sonra kaynak metin olan Saklı'dakini. Bu durum da kaçınılmaz olarak karşılaştırmaları getirdi. "Nasıl ele almış? Nereden bakmış? Nasıl anlatmış?" Ve ister istemez sorulan, "Hangisi daha başarılı, daha iyi?" sorularını da kendi kendime sordum. Doğrusu okur olarak benim için hoş bir deneyim oldu.

Bir kere, açıkça söylemek gerekirse, ilk ve son kitabı karşılaştırdığımızda hikayeci olarak Ayfer Tunç büyük bir aşama kaydetmiş. Çıraklıktan ustalığa doğru yol almış. Anlatımında, sözcük kullanımında, hikaye etme biçiminde büyük gelişme ve değişme var. İlk hikayelerde daha çok hüzünlü, duygusal bir hava, onun getirdiği romantik diyebileceğimiz bir anlatım var, ki bunların hiçbiri olumusuz özellikler değil. O hikayeler yeniden ele alındığı için temada bir değişiklikten söz etmesek bile (ki temanın bile ele alınışıyla değişim geçirdiğini düşünüyorum) anlatımın, ayrıntılara bakışın çok yetkinleştiğini, derinleştiğini, rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayfer Tunç artık çok rahat anlatıyor ve anlatmanın, hikaye etmenin tadını çıkartıyor. İlk kitaba adını veren Saklı'nın anlatımı ile son kitaba adını veren Evvelotel'I karşılaştırmak bile bunu anlamak için yeterli.  Bakış  açısının değiştiği anda olayın nasıl değiştiğini, ilk hikayede önemsemediğimiz karakterlerin, birden nasıl öne çıkıp belirleyici olduğunu görüyürsunuz. Sanki aynı görüntüye bakan fotoğrafçıların ya da daha iyisi ressamların farklı noktalarda durdukları için farklı şeyleri resmetmeleri gibi bir şey. Böyle bir şeyi farklı yazarların başarması daha kolay görünüyor da aynı yazarın sadece zaman farkıyla farklı bakışlar yakalaması, ilk metnin etkisinden kurtulması, o konuyu hiç yazmamış gibi bakmayı becermesi kolay değil. Çünkü, yukarıda alıntıladığım gibi "her metin yazarın zihninin bir parçasıdır."

Tabii her zaman aynı konuyu, temayı yeniden ele almak başarıyı getirmiyor. Bazan, ilk yazılış öncekinden daha iyi olabiliyor, çok başarılı örneklerin yanında Evvelotel'de böyle hikayeler de var. Hatta keşke tekrar hiç yazmaşaymış dediğiniz bile oluyor. Örneğin "Doğru" böyle bir hikaye. Bir de "Keşke eski halini hiç görmeseydim" diyebileceğiniz hikayeler var. Hikayenin yeni hali de, eski hali de iyi, güzel. Tercih yapmaya zorlanıyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Örneğin, Madam Ester'in hikayesinin farklı açılardan anlatıldığı  "Acı Lezzet" ve "Önemsizlik". Nesim'le Ester'in karşılıksız aşkları öylesine etkileyici ki, "Önemsizlik" unutulmaz bir hikaye olarak belleğimde yer etmiş. "Acı Lezzet"i okurken sürekli, "Ben bu hikayeyi bir yerden biliyorum. Acaba dergide mi yayınlanmıştı, yoksa daha önce başka bir kitapta mı yer almıştı?" demeden duramadım.

Bir de hikayenin kahramanı ile özdeşleştiğiniz için yeni halini kabullenemediğiniz örnekler var. "Hiçbir Hikaye Göründüğü Kadar Temiz Değildir" ile "Ay Bakıyor" bunun örneği. "Ay Bakıyor"da kayıp oğlunu bekleyen acılı annenin hikayesinin okuyor, onunla birlikte üzülüyor, ne acılar yaşadık biz, diyorsunuz. Ama daha adından birşeyleri yıkıp, bozup acıtacağı belli olan "Hiçbir Hikaye Göründüğü Kadar Temiz Değildir"de acılı anne Selva hanımın anlattıklarının hiçbirinin doğru olmadığını öğrenip kahroluyor, o hikaye öyle kalmalı, böyle yerle bir edilmemeliydi, diyorsunuz. 

Ayfer Tunç hikaye etmenin tadını çıkartıyor demiştim, "Hiçbir Hikaye Göründüğü Kadar Temiz Değildir" bunun için iyi bir örnek. Bir hikayenin istenirse ne kadar uzatılabileceğini örnekliyor. Uzun uzun yazıyor ve okutuyor.  Aslında "Hiçbir Hikaye Göründüğü Kadar Temiz Değildir"de iki ayrı hikaye var. Anlatıcının karısı ve ailesi ile ilişkilerini anlattığı ilk on dört sayfa rahatlıkla ayrılıp farklı değerlendirilebilirdi. Belki o zaman Selve hanımın yalandan kurulmuş dünyasına daha iyi nüfuz edebilir, daha çok etkilenirdik. 

Ayfer Tunç'un klasik diyebileceğimiz bir hikaye yapısı ve anlatımı var. Her zaman birinci tekilden anlatıyor, olmuş bitmiş olayları kahramanlarının ağzından naklediyor. Kahramanlarında cinsiyet ayrımı yapmıyor, kadın da oluyor anlatıcı, erkek de. Hiçbiri için acaba bir erkek (ya da kadın) böyle mi konuşur diye düşünmüyorsunuz. İğreti durmuyor, hatta cuk oturuyor. Gizli ve açık göndermeleri seviyor. Evvelotel'de Anayurt Oteli'ne açık gönderme yaparken, Madam Ester'de alttan alta Edip Cansever'in Bezik Oynayan Kadınları'nı hatırlatıyor. Ama sanıyorum bu kitapta en çok yakınlık kurduğu şair Turgut Uyar. Hemen her öyküde Turgut Uyar'ın bir şiirini, birkaç dizesini ya da bir şiirinin kahramanını hatırlıyorsunuz.

300 sözcüklük günlük konuşma dilimizde artık pek yeri kalmayan sözcükleri, özellikle isimleri kasten olduğunu düşündürecek bir biçimde kullanıyor, nedense onların üzerinde düşünme gereği duymadığımız anlamlarını düşünmemize "vesile" oluyor.

Sözün özü, bir edebiyat eserinden bekleyeceğimiz hemen her şey fazlasıyla var Evvelotel'de.

 

ÖNERİLER

GİZLİ AJAN

Joseph Conrad, çağdaş klasiklerden. Geçen yüzyılın başında yayınladığı romanlarıyla Dünya edebiyatını etkisi altına almış. Birçok romanı türkçeye çevrilmişti ama Gizli Ajan sanıyorum ilk kez çevriliyor (İmge Kitabevi). Çeviren Süha Sertabiboğlu. 1907 tarihli bir roman. Gizli Ajan'da evrensel bir olayı, terorizmi anlatmış Conrad. İngiltere'de, Greenwich Gözlemevi'ne yapılan bombalı bir saldırıdan yola çıkarak yazmış romanı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde hem dünyadaki paylaşım, emperyalist hırsların, hem de İngiltere'deki siyasi ortamın ve onun beraberinde getirdiği sorunların ortaya çıkarttığı bir eylem. İkili oynayan bir ajan, anarşist bir örgüt ve provokasyon, komplolar… Conrad, ironik bir anlatımla, iyi bir gerilim kaleme almış. Terörizm üzerine ilk kitap sayılan "Gizli Ajan" klasikler arasında sayılabilecek nitelikte. 

DÜŞERKEN

Nick Hornby, günümüz İngiliz yazarlarından. İlk kitabı Ölümüne Sadakat'la tanınmış. Romanları çok okunmakla kalmamış, filme de alınmış. Sel Yayınları, Hornby'nin tüm eserlerini birbiri ardına yayınlıyor. Hornby, rahat anlatımı olan, bir anda okuru kendine bağlayan yazarlardan. Günümüz şehirli insanının yaşadığı bireysel sorunlara, kadın erkek ilişkilerine, aile yapısına alışılmadık açılardan bakıyor, sorguluyor. Türkçe'de yeni yayınlanan kitabı Düşerken (Çev. Banu Tellioğlu Altuğ) "Neden kendimi bir gökdelenin tepesinden atmak istediğimi açıklayabilir miyim?" cümlesiyle başlıyor. Dört kahramanın ayrı ayrı intihar etmeye karar vermelerine ve o gece gökdelenin tepesine çıkmalarına neden olan olayların öykülerini okuyoruz. Gerçekten de "hüzünlü ama bir o kadar da eğlenceli" öykülerden oluşan bir roman.